Tazelenmek İçin Bir Mola: Cunda

Seray Denk M+F Barranco Ağustos 2017

HAYATIN KOŞTURMACASI ARASINDA UFAK BİR MOLA VERİP RUHUNUZU DİNLENDİRMEK İSTERSENİZ EGE’NİN ZEYTİN AĞAÇLARI ARASINDA UZANAN YOLLARINA, LEZİZ YEMEKLERİNE, TEMİZ HAVASINA DOYMANIZ İÇİN CUNDA SİZİ BEKLİYOR.

Edremit Koca Seyit Havalimanı’nda uçaktan indikten sonra Ege’nin Akçay, Altınoluk, Gömeç, Sarımsaklı, Altınova gibi eşsiz koylarına, Güre Kaplıcaları'na, şirin beldelerine ve huzurlu sahillerine ulaşmanız çok kolay. Ben havalimanından kiraladığım arabayla yönümü Ayvalık ve Cunda’ya doğru çevirdim. Radyoda Türk yayınlarının arasına karışan Yunan melodileri eşliğinde süren yarım saatlik yolculuğun sonunda Burhaniye’deyim…

Hemen her köşesinde geçmişin izlerini görebileceğiniz bu ilçede büyük yat limanı, sahil boyunca sıralanmış lokantalar, çay bahçeleri ve tek katlı müstakil evler insana mütevazı bir balıkçı kasabasında olduğunu hissettiriyor. 

1,5 km uzunluğundaki, altın kumlu Ören Plajı, Mavi Bayrak ile ödüllendirilmiş denizi ile doğallığını koruyan yerlerden biri. Burhaniye aynı zamanda bir zeytin cenneti. 18 zeytinyağı fabrikası ile Ege’nin simgesi hâline gelen zeytin figürünün hakkını veriyor. Üzerine baharat eklenmiş zeytinyağına kızarmış ekmek banmayı yarınki kahvaltıya erteleyerek Burhaniye’yi geride bırakıyorum. 

Ayvalık’ta ilçe merkezine doğru ilerlerken bir yandan da tostçuları arıyorum. Birçok yerde Ayvalık tostu diye yediğim şeyin aslını burada, doğduğu yerde tatmam lazım. Duvarlarındaki Hülya Avşar fotoğraflarıyla dikkat çeken ve ismini bu ünlü sanatçıdan alan Avşar Büfe’de, özel ekmeği ve içerisinden taşan bol malzemesiyle enfes görünen tostum geliyor. Dükkân sahibinin “Ayvalık tostu sadece Ayvalık’ta yenir.” sözüne daha ilk lokmamda içtenlikle katılıyorum. 

Tost molasından sonra, Ayvalık adalarını ve Midilli’yi 360 derece görebileceğiniz yüksek kayalıkların üzerinde, “Şeytan Sofrası” adıyla anılan bir diğer tepedeyim. Etrafta birçok anıtta göreceğiniz üzere Kurtuluş Savaşı’ndaki ilk asker kurşunu burada atılıyor. 29 Mayıs 1919'da adaya ayak basan ve Yunan askerlerine karşı koyan komutan Ali Bey’in adıyla da anılıyor Cunda Adası. 

Cunda’nın diğer adalardan farkı, denizin doldurulup yol yapılmasıyla karaya bağlanması. Yani adaya arabayla ulaşmak da mümkün. Ama “Deniz keyfimden vazgeçmem.” diyenlerdenseniz Ayvalık’tan teknelerle de gidebilirsiniz. 

Ben arabayla devam edip Lale Adası’ndan "Türkiye’nin İlk Boğaz Köprüsü” unvanını kazanmış küçük köprü ile Cunda Adası’na geçiyorum. Adanın arka kısmında, denizin üzerine yerleştirilmiş masalarda oturup kendinizi Maldivler’de gibi hissedebileceğiniz Bıyıklı Beach, Cunda’nın enfes koylarından birini kaplıyor. Zeytin ağaçları arasında biraz toz kaldırarak geçilen eski yoldan devam edince Pateriça Koyu çıkıyor karşıma. Dinginliği ile zihnen tam anlamıyla tazeleneceğiniz yerlerden biri burası. 

Araba, Arnavut kaldırımlı yolda hafifçe sallanarak ilerlerken adaya vardığımı anlıyorum; merhaba Cunda. Arabadan inip dar sokaklarda yürürken “Keşke bu evlerin birinde yaşasam.” diye içimden geçirmiyor değilim. Kıyı boyunca dizilmiş balık restoranları, hem deniz ürünleriyle hem de zeytinyağlılarıyla aklınızı çelmeye yetiyor. Buradaki tüm hediyelik eşyaların vazgeçilmez simgesi hâline gelen Taş Kahve’de bir Dibek kahvesi içmeden olmaz! Rum mimarisine özgü sarımsak taşı duvarları, geniş camlı pencereleri ile tam merkezde, denize nazır bir konumda bulunan Taş Kahve, her yaştan insanın buluşma noktası. Yüksek tavanlı mekânın içine girer girmez alacağınız kahve kokusu ve tam ortada duran kömür sobası geçmişe doğru bir yolculuğa çıkaracak sizi. 

Kahvedeki sandalyelerin çoğu denize doğru çevrili; misafirler kahvelerini denizi seyrederek yudumlasınlar diye. Denize sırtını dönenlerinse adanın yerlisi olabileceğini tahmin etmeniz hiç de zor değil. İç kesimlere doğru ilerleyince adanın bir diğer simgesi değirmenle karşılaşıyorum. 

Alibey Adası'nın kapsamlı bir kütüphanesi  var. Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı bünyesinde hizmet veren bu kütüphaneye; ilerleyen yaşı nedeniyle göz sağlığı bozulan, "Göremediğime değil, okuyamadığıma üzülüyorum." diyen Emekli Büyükelçi Necdet Kent'in ve eşinin ismi verilmiş. Necdet Kent'in oğlu Muhtar Kent, merhum babasından kalan 1.300’ü aşkın kitabı da buraya bağışlamış. Değirmenin içerisinde küçük bir restoran da var. Sabah kahvaltısında ya da gün batımında adayı bütün güzelliğiyle görebileceğiniz sakin bir yer ararsanız en iyi adresin burası olduğunu söyleyebilirim. 

Tarihî dokunun çok yoğun hissedildiği adada genç kuşağın dokunuşlarına rastlamak da mümkün. Denize paralel uzanan sokaktaki Orman Coffee & Cocktail de buna bir örnek. Cunda’ya özgü taş bir bina içindeki kahvecide son dönemin gözde kahvelerinin yanında zengin menüsünden tatlı da seçmenizi öneririz. Balık yemek istemeyen, farklı alternatifler arayanlar için de adres belli: Uno Restaurant. Cunda’ya eski yoldan girdiğinizde sahilin sonunda göreceğiniz pizzacı, popülerliğini uzun yıllardır sürdürüyor. 

Taş Kahve’nin karşısında yer alan, tabelasındaki "Ayna-Yeme-İçme-Oturma Yeri" ibaresiyle kendini anlatan mekân, eski bir Rum evinden şık bir restorana dönüştürülmüş. Menüsünde klasik lezzetlerin yanında mevsimine ve malzemenin tazeliğine göre farklı seçenekler var. Karşı sokakta, pembe panjurlar ve çiçekler arasında birçok tatilcinin fotoğraflarına fon olan Karadeniz Pastanesi’nden yayılan sakızlı kurabiye kokusuna karşı koymak da pek mümkün değil. Biraz daha içerilere doğru yürüdüğünüzde başka başka lezzet durakları çıkacak karşınıza. Kabak çiçeği dolması, karidesli mantı, deniz börülcesi, çerez misali çıtır çıtır yiyebileceğiniz, aslında sardalyanın yavrusu olan ama Cunda’nın meşhur balığı papalina gibi enfes Ege tatları ve harikulade bir müzik keyfi buradaki küçük mekânlarda eşsiz bir tatil keyfi vadediyor konuklarına.

Güzelliğiyle, manzarasıyla, kokularıyla belleğimde ve gönlümde silinmez izler bırakan Cunda'dan sabah erken saatlerde ayrılıyor, Edremit'e gidiyorum. Bu eşsiz güzelliğe şimdilik veda ediyorum; yine geleceğimden emin olarak elbette...