Efsane Ada Sicilya

Seçil Sağlam Yadid Levy Ağustos 2017

SİCİLYALILAR ADALARIYLA NE KADAR ÖVÜNSELER AZ. İTALYA’NIN GÜNEYİNDEKİ BU ADAYA DOĞRU YOLA ÇIKMADAN ÖNCE DETAYLI BİR ARAŞTIRMA VE PLAN YAPMAK YERİNE KENDİMİ ADANIN GERÇEKLERİNE EMANET ETTİM.

İtalya’ya gidenler bilir; uçağın tekerlekleri piste değer değmez kabinde bir alkış patlar. Artık demode olmuş bu eski geleneği  ısrarla sürdüren coşkulu İtalyanlar, Sicilya’nın Katanya Havaalimanı'na indiğimizde de ezber bozmadı. Direkt uçuşla "efsane ada"ya konmanın ve rahatlamış alkışların etkisiyle yüzüme keyifli bir gülümseme yayıldı. Romalılar, Yunanlar, Araplar, Bizanslılar ve Normandiyalıların binlerce yıl önce keşfettiği adada bu medeniyetlerin izlerini sürecektim.  

Dimdik bir yamaca kurulu gerçeküstü güzellikteki Taormina’da akşam saatleri… Trafiğe kapalı daracık sokaklara ve albenili sıra sıra butiklere, gurme dükkânlara, restoranlara cumartesi akşamının tatlı hareketliliği çökmüş. Ana meydandaki restoranların birinden gelen piyano sesine kapılıp içeri girdim ve kum midyeli spagetti ısmarladım. Teknelerin ışıklarını izleyerek ilk gecemi noktaladım.  

Ertesi sabah güne Sicilyalılar gibi brioche ekmeği, granita ve espresso ile başlıyorum. Teatro Greco’nun eşsiz manzarasına karşı sabah saatlerinin tadını çıkarıyorum. MÖ III. yüzyılda inşa edilmiş, daha sonra Romalılar tarafından genişletilerek bugünlere ulaşmış bu yapı sanırım dünyanın en güzel manzarasına sahip antik tiyatrosu. Etna Yanardağı’nı tüm heybetiyle karşıma alıp, her bir basamağından sahneyi ve ardında uzanan masmavi İyonya Denizi’ni izliyorum.

Avrupa’nın aktif en yüksek yanardağı olan Etna Yanardağı, Sicilya denince kuşkusuz akla ilk gelen yerlerden biri. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ndeki Etna'da ilk durağım  teleferiğe yakın olması sebebiyle 1986 metredeki Silvestri kraterleri. Nispeten küçük denebilecek ilk kraterde korkularımı bir yana bırakıyorum. Daha büyük olan ikinci kratere 15 dakika süren, dik denebilecek bir yürüyüş sonrası ulaştığımda Katanya Körfezi'nin muhteşem manzarası karşılıyor beni. Etna’da sabah saatlerinde ve gün batımında yürüyüş turları düzenleniyor. Ama oradaki eşsiz manzaraları görebilmek için bir gün önceden tur ayarlamayı unutmamak gerekiyor. 

Bunu unutanlar veya elverişsiz hava koşulları nedeniyle gidemeyenler için Aeolian Adaları’nın aktif ama daha sakin volkanı Vulcano başlı başına bir alternatif. Bir tane daha var, o da Aeolian Adaları’ndan biri olan Stromboli. Burası da volkanik bir küçük dev, ayrıca adrenalin dolu ve daha zorlu bir tırmanışa meraklı olanlar için güzel rotaları var. Stromboli’nin garip, kendine özgü enerjisini tekneden iner inmez hissediyorum. Dünyanın en aktif volkanı olan Stromboli, 1932'den beri patladığından ve bu patlamalar uzak mesafelerden bile görülebildiğinden "Akdeniz’in Deniz Feneri" olarak anılıyor. Aeolian Adaları’ndan Panarea ise Stromboli’den tamamen farklı bir atmosfere sahip. Kaktüslerin, begonvillerin eşlik ettiği patikalarda ve gizli geçitleri andıran daracık sokaklarda dolaşırken beklenmedik anda karşıma çıkan manzaralar karşısında adanın neden jet-set’in gözlerden uzak olmak için kaçtığı sığınaklardan biri olduğunu anlıyorum. Vulcano Adası’nda konumlanan Therasia Resort gibi, muhteşem bir manzaraya ve spa terapilerine sahip son derece keyifli otellerde konaklamak, adalar arasında tur yapan teknelerle dolaşmak ve kraterleri yakından görmek başlı başına bir keyif.

Aeolian Adaları’nda zaman geçirdikçe bu nefes kesici volkanların adeta nefes alıp veren devasa canlılar olduklarına dair bir sanrıya kapılıyorum ve volkanların insanı kendine çeken bir etkisi olduğuna inanmaya başlıyorum. Vulcano Adası’nın limanından yaklaşık bir saatlik mesafedeki Milazzo Limanı’na feribotla geçerken Aeolian Adaları’nın etkisi hâlâ üzerimde.

Aeolian Adaları’nın kendine özgü vahşi güzelliğinden sonra Milazzo Limanı’na vardığımda rotamı kuzeye çeviriyorum. Deniz kenarından tepelere doğru uzanan bir alanı mesken tutmuş Cefalu; film karesinden çıkmış çamaşır asılı daracık sokakları, bu sokaklardan hızla geçen sebze-meyve yüklü triportörleri, ayaküstü atıştırılabilecek geleneksel bir lezzet olan arancina dükkânları ve dokusu korunmuş hâli ile son derece keyifli bir şehir.  

Palermolular, Sicilyalı değil, gururla Palermolu olduklarını söylerler. Pek de haksız sayılmazlar; burası medeniyetlerin yüzlerce yıl tüm ihtişamlarıyla hüküm sürdükleri, izlerini bıraktıkları, şehrin dört köşesine sinmiş katman katman kozmopolit yapısı ile adeta dünyanın özetini çıkaran bir şehir. Enerjisini işte tam da bu kozmopolit yapısından alıyor. Palermo’ya vardığımda ilk önce tantanası çok fazla geliyor, birkaç saat içinde alışınca da doyamıyorum. Çok kültürlü yaşam biçimi havaya özgürlük kırıntıları yaymış. Rötuşsuz, görmüş geçirmişliği her hâlinden belli binalarıyla Palermo’nun kendine özgü bir havasının da olduğu gerçek. Arap mimarisinin Bizans dönemi mimari özellikleriyle iç içe geçtiği ihtişamlı Palermo Katedrali ve Santa Maria dell’Ammiraglio Kilisesi’nin göz alıcı tavan işlemelerine saatlerce bakabilirim. Palermo’nun kozmopolit yüzünü Tarihî Bölge’deki Vucciria mahallesinde biraz zaman geçirince daha iyi anlıyorum. Burada ağırlıklı olarak Afrikalı göçmenler yaşıyor. Pazar yerinde yüksek perdeden şakalaşan satıcıların; ikinci el kitapların ve objelerin satıldığı tezgâhların arasından geçiyorum; sokakların duvarlarını süsleyen grafitilere bakarken akşam güneşinin son ışıkları da yavaş yavaş çekiliyor. Akşam yemeği saatlerinde sokaklar hareketli, havada Akdeniz’in kendine özgü, mutluluk saçan kokusu var.  

Ertesi sabah Palermo’dan adanın batısına, dağların tepesinde, muhteşem Akdeniz manzarasına hâkim, Orta Çağ’da donup kalmış izlenimi veren Erice’ye ışınlanıyorum. Film setini andıran kasabanın sokaklarında dolaşırken, Sicilyalı arkadaşımın genovese kurabiyesini mutlaka denemem gerektiğini söylediği Maria Grammatico pastanesi karşıma çıkıveriyor. Önündeki kalabalıktan anlamalıydım oysa... Pastanenin bu akıl çelen lezzetlerinin II. Dünya Savaşı yıllarında çok fakir bir ailede doğmuş, altı kardeşiyle beraber çoğu gece aç yatan Maria Grammatico tarafından keşfedildiğini öğreniyorum. Annesi bakmakta zorlanınca yollandığı manastırda rahibelerin marzipan kullanarak yaptıkları pasticcini tariflerinden yola çıkarak bu lezzetli kurabiyeleri geliştirdiğini ve manastırda geçirdiği 15 yıldan sonra bu sevimli pastaneyi açtığını öğrenmek burayı daha özel kılıyor. 

Geceyi geçireceğim Scala dei Turchi’ye (Türk Merdivenleri) akşamüzeri vardığımda Sicilya’nın UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bir başka güzelliği daha önümde uzanıyor. Adının Türk Merdivenleri olmasının sebebi, Osmanlı askerlerinin adaya yaptığı seferlerde bu merdivenleri karaya çıkma amacıyla kullanmış olmaları. Bembeyaz kayalıklarda güneşin batışını farklı milletlerden pek çok kişiyle beraber izliyorum.

Adadan ayrılacağım günü Katanya’da geçiriyorum. İlk başta yıkık dökük gelen şehir, matruşka bebekleri gibi içinde sürprizler barındırıyor. Şehrin kıpır kıpır caddesi Via Etnea’da keyifle yürüyorum. Ardından UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan, Avrupa’nın en büyük manastırlarından Benedettini Manastırı’nı görüyorum. MÖ II. yüzyıldan kalma Antik Roma tiyatrosu, hemen yanına kadar sokulan binaların arasında soluksuz kalmışçasına, inatla "Ben bu çağa ait değilim." der gibi yükseliyor. Oysa tiyatronun aksine ben kendimi Sicilya’nın her çağına fazlasıyla ait hissediyorum. Havalimanına isteksiz, tüm duyularım beslenmiş ve buraya tekrar gelme umuduyla dönüyorum.